Geçmişten Günümüze Türkiye-ABD Ve NATO İlişkileri

Geçmişten Günümüze Türkiye-ABD Ve NATO İlişkileri

Türk-Amerikan İlişkilerinin Genel Çerçevesi

19. yüzyıla dayanan bir ilişki temeli olsa da, ilişkilerin en yoğun ve önemli olduğu dönem Soğuk Savaş ile günümüze kadar devam eden süreyi kapsar. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikası ve Soğuk Savaş’a karşı takınılan tavır aslında Türk-Amerikan ilişkileri açısından belirleyici bir etkiye sahip olmuştur (Burada belirtmekte fayda vardır ki, Türk-Amerikan ilişkilerinde etkili olan tek faktör Soğuk Savaş ve bu dönemde ABD’nin izlediği politika değildir. Bunun yanında sayılabilecek birçok faktör olmakla birlikte örnek olarak o dönemde Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların etkisini gösterebiliriz.).

Türk-Amerikan İlişkilerini Yönlendiren Temel Parametreler[1]:     

  • Türkiye’nin jeostratejik ve jeopolitik önemi: Hem Türkiye hem de ABD Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi konumu kendi çıkarları için kullandılar. ABD yönetimleri, bu açıdan Türkiye’yi kendi küresel çıkarlarının önemli bir parçası olarak gördüler(Basra Körfezi’nin güvenliği açısından anahtar ülke olarak görüldü.).
  • Dış yatırım ve destekler: Türkiye NATO içerisinde daha güçlü bir yapıya (özellikle askeri) sahip olabilmek adına ABD’den sürekli olarak dış yardım aldı. Türkiye açısından dış yardımlar ilişkilerin sürekliliği açısından bir ön şart olarak algılanıyordu(Türkiye uzun yıllardır, ABD’den dış yardım alan ülkeler listesinde, İsrail ve Mısır’dan sonra üçüncü sırada bulunmaktadır[2].).
  • Dış yardım karşılığında, Türkiye’nin sahip olduğu coğrafya, ABD’nin bölgede ki çıkarlarının gerçekleştirilmesi için tahsis edildi: Türkiye sahip olduğu coğrafya yönüyle hem SSCB’nin güneye (Akdeniz ve Ortadoğu) inmesini önleyen önemli bir engel olmuş, hem de ABD’nin bölgede uygulayacağı politikaların üssü konumunda bulunmuştur. Bu iki bağlantı Türkiye ve Amerika arasında imzalanan SEİA (Savunma ve Ekonomik İşbirliği Atlaşması)’da açık bir biçimde belirtilmiştir[3].
  • Siyasi-ideolojik rol oynama: Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar Türkiye Sovyetler Birliği ve komünizm karşısında bir tampon bölge görevindeydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle herkes Türkiye’nin NATO ittifakı içerisindeki görevinin biteceği görüşündeydi. Ancak bu görüş doğru bir görüş değildir. Türkiye şimdi bir yandan Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri’ne kapitalist ve laik bir devlet modeli olarak görülürken, diğer yandan da İran’ın kökten İslamcılık tehlikesine karşı tampon laik ülke olarak algılanıyor.
  • Demokrasi: Aksini düşünenlerin tersine ABD ile Türkiye ilişkileri Türkiye’de ki demokratikleşme süreciyle doğru orantılı gerçekleşmiştir. Bu açıdan baktığımızda hem Türkiye’deki demokratikleşme çabaları hem de Türk-ABD ilişkileri birbirleriyle etkileşim içindedirler.

1945-1960 Dönemi İlişkiler

Bu dönemde Türk-Amerikan ilişkileri en yoğun dönemlerinden birini yaşıyordu. Çünkü Soğuk Savaşın başlangıcına denk gelen bir dönemdi ve her iki blokta Türkiye’yi kendi tarafına çekmek için çabalıyordu. Bilhassa Amerika için Türkiye ve boğazların konumu böyle gergin bir dönemde çok önemliydi. 17 Temmuz – 2 Ağustos tarihleri arasında toplanan Potsdam Konferansı bu bakımdan çok önemlidir. Çünkü başkan Truman’ın isteğiyle bu konferansta imzalanan ayrı bir protokolle Montreux Sözleşmesinin zamanın şartlarına göre değişmesi gerektiği kararı alınmıştır[4](Truman başlangıçta Boğazların statüsüne ilişkin olarak uluslar arası suyolu olmaları gerektiği görüşünü savunuyordu. Ancak daha sonra boğazların Türkiye kontrolünde olması gerektiği yönünde görüş bildiriyordu.).

Bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinde yakınlaşmanın meydana geldiği başka bir olayda Türkiye’nin ABD büyükelçisinin naaşının (aradan 16 ay geçtikten sonra) ABD’nin en büyük zırhlılarından biri olan Missouri ile Türkiye’ye yollanması oldu (Mart 1946). ABD Missouri’yi Çanakkale Boğazından geçirip, 5 Nisan 1946’da İstanbul’da Dolmabahçe önüne demirleterek, SSCB’ye Türk Boğazlarının statüsünün kendi rızası alınmadan değiştirilemeyeceği mesajını veriyordu.[5]

Truman Doktrini

 Savaş sırasında ABD ile SSCB arasında kurulan işbirliği ortamı 1947 başından itibaren yavaş yavaş ortadan kalktı. Amerikan kamuoyunda yayınlanan “kızıl tehlike” korkusu, halkın ve yöneticilerin Sovyetlere ilişkin düşüncelerinde büyük bir yön değişikliğine yol açmıştı. Bu büyük değişimin başlıca göstergesi 12 Mart 1947’de Başkan Harry Truman’ın Kongre’de yaptığı konuşmada ilk kez dünyanın iki ideolojik ilke dizisi arasında bölünmesinin eşiğinde olmasından bahsetmesiydi.

Truman konuşmasında Yunanistan’ın zor durumda olduğundan ve kendilerinden yardım istediğinden bahsederek, Yunanistan’ın özgür bir ülke olarak kalabilmesi için mali ve iktisadi yardımın gerekli olduğunu belirtmişti. Konuşmasının büyük bölümünde Yunanistan’ın içinde bulunduğu kötü durumdan bahseden Truman, Yunanistan’dan sonra Türkiye’den de bahsederek, Türkiye’nin de ABD’nin ilgisini hak ettiğini açıkça dile getirmiştir. Türkiye’nin ABD ve Batı Dünyası için taşıdığı önemden bahseden Truman, Türkiye’nin geleceği dünyanın özgürlük-sever halkları için, Yunanistan’ın geleceğinden daha az önem taşımadığını söylemiştir.

Truman’ın kongreden 3 isteği;

  • Toplamda her iki ülkeye 400 milyon $ yardımda bulunulması.
  • Yunanistan ve Türkiye’de bulunan ABD sivil ve askeri personeline bu iki ülkenin talep etmesi durumunda yeniden inşa faaliyetlerinde, verilecek mali ve aynî yardımın kullanımının denetlenmesinde ve bu ülkelerin personelinin eğitiminde görevlendirilmeleri için yetki verilmesi.
  • İhtiyaç duyulan malzemenin en hızlı ve etkin bir biçimde ulaştırılmasını sağlayacak gerekli düzenlemelerin yapılması için yetki verilmesi.

NATO üyeliği ve ABD etkisi

         Türkiye 1949’da ABD’nin öncülüğünde kurulan NATO’ya birçok sebepten dolayı ilgi duyuyordu. Birincisi; Sovyet tehdidini hala ensesinde hisseden Türkiye, batı bloğuna dâhil olmayı bu yüzden çok önemsiyordu. İkincisi; Türk devlet adamları, cumhuriyetin ilanından beri izlenen Batı’ya dönük politikaların bir gereği olarak NATO’ya üyeliği önemli görüyorlardı. Üçüncüsü; ABD’den alınan askeri ve mali yardımların örgüte dâhil olunamaması durumunda azalacağı endişesi de NATO’ya üyeliği gerekli kılıyordu. Dördüncüsü; kamuoyunda NATO’ya üyelik konusunda bir gereklilik inancı oluşmaya başlamıştı. Bazı Türk aydınları, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecinin başarılı olabilmesi için demokratik Batı devletleri ile birlikte NATO içerisinde yer alması gerektiği görüşünü savunuyorlardı.

NATO üyeliği için çabalar CHP döneminde başlamış ancak bir sonuç alınamamış Demokrat Parti döneminde de bu çabalar devam etmiştir.

ABD 15 Mayıs 1951’de müttefiklerine Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya alınmasını önerdi. Bu kararın ardında Türkiye’nin yürüttüğü ısrarlı girişimler değil, değişen dünya koşullarının ABD’de oluşturduğu endişe yatmaktaydı.

Türk – Amerikan İkili Anlaşmaları

Ortak Güvenlik Anlaşması:  17 Ekim 1951’de yapılan bir anlaşmadır. 10 Mart 1954’te TBMM tarafından onaylanmıştır.

NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi: 25 Ağustos 1952’de imzalanan bu sözleşme, 20 Mart 1954’te TBMM tarafından onaylanmıştır.

Askerî Tesisler Anlaşması: 23 Haziran 1954’te imzalanmıştır.

Vergi Muafiyetleri anlaşması: Tesisler anlaşmasına paralel olarak 24 Haziran 1954’te imzalanan Amerikan personelinin vergi muafiyetine ilişkin anlaşmayla, ortak savunma için Amerikalılarca yapılacak masraflardan vergi alınmaması kararlaştırıldı.

Atom Enerjisi Anlaşması: 10 Haziran 1955’te imzalanan ve 14 Aralık 1956’da TBMM tarafından onaylanan bu anlaşmaya göre Türkiye, ABD’nin vereceği bilimsel yardımla barışçıl ve insancıl amaçlarla nükleer araştırma merkezleri kurabilecekti.

Bu dönemde SSCB ile Türkiye Arasında, ABD politikaları yüzünden gerginliğe yol açan iki önemli olay da meydana gelmiştir. Bunlardan ilki Jüpiter füzeleri sorunudur. SSCB’nin Sputnik 1 ve Sputnik 2 uydularını taşıyan roketleri uzaya göndermede başarılı olması, Sovyetlerin orta ve uzun menzilli balistik füzelere sahip olduğunu gösteriyordu. SSCB’nin bu başarısı ABD’yi hiç olmadığı kadar tedirgin etmişti. 1954’te NATO’nun kabul ettiği Kitlesel karşılık Stratejisi gereğince Doğu Blok’undan gelecek konvansiyonel veya nükleer saldırıya, nükleer silahlarla karşılık verilecekti. Ortaya çıkan bu yeni durumda ilk vuruş üstünlüğünün önemi bir hayli artmıştı. ABD başkanı Eisenhower, hem SSCB’yi caydırmak hem de NATO’nun ilk vuruş üstünlüğünü elinde bulundurabilmesi amacıyla NATO müttefiki olan ülkelere Jüpiter füzelerinin yerleştirmesini önerdi. Türkiye bu öneriyi kabul eden 3 ülkeden biriydi ve Jüpiter füzeleri Türkiye’ye de yerleştirildi. Ancak bu füzeler SSCB’yi tedirgin etmekten daha çok kızdırmıştı.

İkinci olay ise, U-2 olayıdır. 1960 Mayısında bir Amerikan U-2 casus uçağının SSCB tarafından düşürülmesi, Türkiye ile SSCB arasında kısa süreli bir bunalıma yol açtı. U-2’nin Adana’daki İncirlik Üssü’nden havalanması ister istemez Türkiye’nin de soruna dâhil olmasına yol açtı. SSCB’den yapılan resmi açıklamalarda, ABD kadar uçuşların yapılmasına izin veren ülkeler de ağır bir dille eleştirildi.

1960-1980 Dönemi İlişkiler

1960 yılına Türkiye’de darbe ile girilmiştir. Böyle olunca Türk-Amerikan ilişkilerinde de bir gerilme dönemi meydana gelmiştir. 27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyan askerler hemen bir açıklama yaparak Türkiye’nin NATO ve CENTO’ya bağlı kalacağını, bu ittifaklara üye olmanın gerektirdiği sorumluluklarını yerine getirmeye devam edeceğini bildirdiler. Bu açıklamanın temel nedeni, gerçekleştirilen darbeye ABD’nin çeşitli nedenlerle karşı çıkabileceğinden duyulan endişeydi.

Darbeyi gerçekleştirenlerin duruma egemen ve uluslar arası taahhütlerine de sadık olduğu anlaşılınca ABD yeni yönetimi tanıdığını 30 Mayıs’ta açıkladı. Yeni yönetimi tanırken Amerikalıların merak ettikleri iki konu vardı. Birincisi; Menderes döneminde imzalanan anlaşmaların geçerliliğini koruyup korumayacağı, ikincisi ise; Türkiye’nin ABD’den aldığı borçları ödeyip ödemeyeceği konusudur. Ancak yeni yönetim yaptığı açıklamalarla hem anlaşmalara sadık kalınacağını hem de borçları tanıdıklarını belirttiler.

Küba Bunalımı

 ABD’nin NATO stratejileri kapsamında Türkiye’ye yerleştirdiği jüpiter füzeleri, SSCB’yi Küba’ya bu füzelere benzer orta menzilli füzeler yerleştirmeye itti. Yaşanan gelişmeler üzerine ABD Küba’yı abluka altına aldı ve Küba karasularına girmeye çalışan, ticaret gemileri dâhil, tüm gemileri geri çevirdi. Ancak Küba’ya füze başlıkları taşıyan SSCB gemileri, Kruşçev’in emriyle geri dönmeyi kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Kruşçev, ABD’nin Türkiye’deki jüpiter füzelerini kaldırması karşılığında Küba’ya füze yerleştirmeyeceğini açıkladı. Ancak ABD’nin bunu kabul etmesi ve füzeleri kaldırması NATO içerisindeki imajını zedeleyecekti. Başkan Kennedy bunu gizli bir şekilde halletmek durumundaydı. Kennedy’nin kardeşi Adalet Bakanı Robert Kennedy 27 Ekim’de Sovyet büyükelçisiyle görüşerek füzelerin kaldırılacağını ancak bunun duyulmaması gerektiğini bildirdi. Bu sırada Kruşçev’e mektup yollayan Başkan Kennedy, Küba füzelerinin çekilmesi durumunda ablukanın kaldırılacağını ifade ediyordu. Kruşçev anlaşmanın ikinci kısmından (jüpiter füzelerinin kaldırılacağından) büyükelçi aracılığıyla haberdar oldu. Sovyet gemileri geri çekilmeye başladığında Başkan Kennedy NATO üyesi ülkelerin devlet başkanlarına bir mektup göndererek Jüpiterlerin söz konusu dahi edilmediğini ifade ediyordu.

Nisan 1963’te Jüpiterlerin Türkiye’den sökülmesi işlemi tamamlandı. Yaşananlar Türk-Amerikan ilişkileri açısından önemli sonuçlar doğurdu:

  • ABD Jüpiterlerin çekilmesinden sonra Türkiye’ye F-104 ve F-100 savaş uçaklarının verilmesini hızlandırdı. Böylece, kitlesel karşılıktan esnek karşılığa dönüşmekte olan NATO stratejisine uygun olarak Türkiye’nin konvansiyonel gücünün artırılmasına önem verildi.
  • Bunalım Washington’da alınan kararların, Türkiye’nin güvenliğini ve hatta varlığını tehlikeye düşürebileceğini açıkça gösterdi. Türkiye’de, ABD’nin dürüst ve sadık bir müttefik olduğu inancı yara aldı.
  • Türkiye tek yönlü dış politika izlemesinin bir zararını daha gördü.
  • Türkiye kendi ulusal çıkarlarını ilgilendiren konularda önce tek başına hareket edip, sonra müttefiklerine danışmanın da etkili bir dış politika aracı olduğunu bunalım sırasında Kennedy’nin izlediği politikayla gördü.

Kıbrıs Sorunu Ve  Johnson Mektubu

1960 anayasası hükümlerini uygulamak istemeyen Rumların Türklere yönelik saldırıları Aralık 1963’ten itibaren hız kazanmıştı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ABD Başkanı Johnson’a bir mektup göndererek,  gerçekleştirilen saldırılara son verilmesi için Rumlara baskı yapılmasını istiyordu. Ancak Johnson hem soruna Türkiye yanında taraf olmamak hem de 64 sonunda yapılacak seçimlerde Rumların desteğinden mahrum kalmamak için hareketsiz kalmayı tercih etmişti.

Amerika’dan beklediği desteği alamayan Türk yönetimi Ada’ya çıkarma yapmaya hazırlandığı bir zaman da Başkan Johnson’ın muhtıra niteliğindeki mektubu, Türkiye’nin uzun süre bu operasyondan vazgeçmesine neden olmuştu.

Johnson’ın Türk yönetimine gönderdiği mektupta genel olarak yapılacak operasyonun ABD tarafından desteklenemeyeceği ve olası Sovyet saldırısında NATO tarafından yardım gönderilmeyebileceği konuları yer alıyordu.

Türkiye’nin savaşçıl yöntemlerden önce barış yanlısı yöntemleri denemesi gerektiğini belirten Johnson diğer garantör ülkelerle görüşmeler yapılarak soruna çözüm bulunması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca Johnson NATO içerisinde yer alan Yunanistan ve Türkiye’nin bu birliğe katılarak karşılıklı olarak savaşmayacaklarını garanti ettiklerini belirtmiştir.

Johnson’ın bu mektubu Türk yönetimi tarafında hayal kırıklığı oluşturmuştu. ABD yönetiminden Kıbrıs konusunda istediği desteği bulamayan Türkiye, bu konuda kendini yalnız hissetmeye başlamıştı.

Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması (1969)

         Türk ve Amerikan uzmanlar arasında yapılan görüşmeler sonunda, 3 Temmuz 1969’da, o güne kadar yapılan ikili anlaşmaları temel bir metin içinde toplayan Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. 1970 yılında Süleyman Demirel düzenlediği basın toplantısıyla anlaşmanın ana hatlarını kamuoyuna duyurdu.

Demirel’in açıklamalarına göre, Türkiye’nin rızası alınmadan Amerikan üslerinden herhangi bir üçüncü ülkeye yönelik bir operasyon düzenlenemeyecekti. Türkiye topraklarında bulunan savunma üslerinin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olduğu ABD tarafından da kabul edilmişti. Türk makamlarının bu üsleri denetleme yetkisi vardı. Türkiye ulusal güvenlik gerekçesini öne sürerek üslerin kullanılmasına sınırlamalar getirebilecekti.

Kıbrıs Harekâtının Adından Gelen Ambargo

Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra, ABD’de bulunan Rum kökenli Amerikalılar Türkiye’ye ambargo uygulanması için lobi faaliyetlerine giriştiler. Rum örgütlerinin, ABD yöneticileri üzerindeki etkisi sanıldığından fazla oldu. Rum örgütlerinin girişimlerinin bu kadar başarılı olması, 1974 Kasımında Kongre seçimlerinin yapılacak olmasıyla da ilişkiliydi. Kongre üyelerinin büyük bölümü, Rum lobisini karşısına almaya cesaret edemedi.

19 Eylül 1974’te “Türkiye’ye Yapılan Silah Satışlarının ve Verilen Askerî Kredilerin Durdurulması” kararı Senato’da, 24 Eylülde de Temsilciler Meclisinde kabul edildi. Başkan Ford bu kararı veto etti. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’nin kullandığı silahların Amerikan malı olması nedeniyle Kongre ambargonun derhal uygulanması için bir yasa tasarısını meclise sundu. Temsilciler Meclisi tasarıyı kabul etti. Ancak Başkan Ford bu kararı da veto etti.

Ford ve Kissinger’in bütün direnişine rağmen, kongre ardı ardına ambargo kararları almaya devam etti. Amerikan yönetiminin, artan kongre ve kamuoyu baskısına hareketsiz kalma şansı kalmamıştı. 17 Aralık’ta Senato’da 43’e karşı 49 ve 18 Aralık’ta temsilciler Meclisinde 189’a karşı 209 oyla, Başkan’ın 5 Şubat’a kadar ambargoyu başlatmasını isteyen kararlar alındı. Başkan Ford 30 Aralık 1974’te bu kararları onaylayarak yasalaştırdı.

Ambargo kararı Türkiye’de çok sert bir şekilde eleştirildi ve gerekirse kararın geri alınmaması durumunda ABD üslerinin kapatılabileceği söylemleri arttı. Başkan Ford Türk yönetiminin üsleri kapatmak konusunda ciddi olduğunu anlayınca bir konuşmasında silah ambargosu kararı nedeniyle kongreyi, görev ve yetkilerini aşmakla suçladı. Ancak Temsilciler Meclisi kararın devam etmesinde ısrarcıydı.

25 Temmuz 1975 yılına geldiğimizde ise Demirel hükümeti bir bakanlar kurulu kararıyla OSİA’yı tek taraflı olarak feshederek, Türkiye’deki Amerikan üslerinin faaliyetlerini durdurdu.

26 Mart 1976 yılında iki ülke dışişleri bakanları tarafından Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) Washington’da imzalandı. 4 Ağustos 1977’de ise kongre onayladığı bir yasayla 1978 malî yılı için, Türkiye’ye 175 milyon $ Dış Askerî Satış yapılmasına izin verdi. Böylece ambargo kaldırıldı.


Dipnotlar;

[1] Ramazan GÖZEN, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI, Palme Yayıncılık, Ankara, 2009, s. 129-131

[2] Ramazan GÖZEN, a.g.e, s.130

[3] SEİA, Türkiye’nin askeri tesislerini ve üslerini NATO’nun kullanımına açması karşılığında, ABD ve diğer müttefiklerin Türkiye’nin ekonomik ve askeri yapısını güçlendirmek için azami gayret göstermesi şartını formüle etmiştir.

[4] Burada alınan karar, sözleşmenin değişmesi için alınan bir karardır. Değişikliklerin neler olacağına dair bir karar alınmamıştır. Ayrıca bu protokolle ABD ilk kez Boğazlar konusuna fiilen dahil olmuştu.

[5] Baskın ORAN, Türk Dış Politikası – Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, cilt 1, 6. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, s. 524 ve 525

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Makaleni Gönder
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM