Uluslararası Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği (1988) tarafından çocuk cinsel  istismarı, rıza yaşının altında bulunan bir çocuğun cinsel açıdan olgun bir yetişkinin cinsel  doyumuna yol açacak bir edim içinde yer alması ya da bu duruma göz yumulması şeklinde  genişleterek tanımlanmıştır. Bu tanım, cinsel edimin herhangi bir araç kullanılarak yapıldığı veya yapılmadığı, genital ya da fiziksel temas içerdiği veya içermediği, çocuk tarafından  başlatıldığı veya başlatılmadığı ve çocuğa zarar verdiği ya da vermediği bütün durumları kapsamaktadır (Z-Page, 2004).

İstismar sadece olayın yaşandığı süreç içinde değil, kişinin hayatında uzun yıllar etki  yaratan bir olgudur (Savaş ve Bahar, 2009). Draucker ve Mazurczyk’ın 2013 yılında yaptıkları  çalışmada, ergenlik döneminde madde kullanımı ve cinsel risk davranışlarının çocukluk cinsel  istismarının (CSA) bir habercisi olduğu düşünülmektedir.  CSA öyküsü ile madde kullanımı ve ergenlik döneminde cinsel risk davranışları arasındaki ilişkilerin güncel literatürünü özetlemek için 2002 yılı sonrası 111 çalışma üzerinde yapılan incelemelerin sonuçlarını ortaya koymaktır. Yapılan incelemeler sonucu 22 çalışma CSA ve madde kullanımı arasındaki ilişkiyi, 25 çalışma ise CSA ve cinsel risk davranışları arasında ki ilişkiyi ortaya koymuştur. 5 çalışmada ise her iki ilişki biçimi beraber yer almıştır. Çalışma tasarımlarının geniş çeşitliliğe rağmen, CSA’nın operasyonel tanımları , madde kullanımı ve cinsel risk davranış/sonuç değişkenleri çalışmaları; CSA ve ergen sağlığı riskleri arasında anlamlı korelasyon olduğunu ortaya çıkardı. CSA’nın çeşitli maddelerin kullanımı, sayısız riskli cinsel davranışlar, gebelik ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar  ile hatırı sayılır ilişkisi olduğu  bilinmektedir. Ek olarak, CSA’nın fiziki temas ile gerçekleşmesi ve cinsel penetrasyonun olması, olumsuz sonuçların ortaya çıkması için daha büyük riskler oluşturur (İmren, Ayaz, Yusufoğlu ve Arman, 2013). CSA’ya diğer çocukluk sıkıntıları/olumsuzlukları eşlik ediyorsa riskler artmaktadır, özellikle fiziksel istismarın da dahil olduğu durumlarda bu durum söz konusudur (Draucker ve Mazurczyk, 2013).

Yetişkinlik döneminde  travmatik bir çocukluk dönemi yaşantısının etkisi ise son yıllarda daha geniş örneklemlerde ve ciddi biçimde ele alınmaktadır. Cashmore ve Shackel (2013) tarafından sunulan bir incelemede, çocukluk döneminde istismar öyküsü olan popülasyon arasında yetişkinlik döneminde alkol bağımlılığı, sosyal kaygı, travma sonrası stres bozukluğu ve psikoz formları gibi bazı psikiyatrik tanıların arttığı bulunmuştur. Sözü edilen tanılardan ayrıca çocukluk dönemi cinsel istismar, zaman içinde artan intihar girişimleri, risk içeren cinsel davranışlar, sağlıklı bir ilişki kurmada zorluklar ve tekrarlı mağduriyetlerle de ilişkilendirilmektedir (Rhodes, O’Neill ve Nel ve 2018).

Yetişkinlik dönemine kadar uzanan bu psikolojik zorlukların yanı sıra cinsel yönden istismara uğrayan bireylerin diğerlerine açılmak konusunda da bazı ciddi sıkıntılar yaşadıkları bilinmektedir. Cinsel istismar birçok toplumda istismara uğrayan kişi tarafından gizlenmektedir. (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı) ASPB’nin görece güncel sayılabilecek 2013 verilerine göre cinsel istismar  nedeni ile korunma altına alınan kız çocuğu sayısı 2011 yılında 125 ve 2012 yılında ise 146  olarak belirlenmiştir (ASPB Strateji Geliştirme Başkanlığı, 2013: 2). Ancak, Adalet Bakanlığı  verilerine bakıldığında çocuğun cinsel istismarına yönelik 2011 yılında 16.828, 2012 yılında  ise 17.589 suç davası bulunduğu görülmektedir (T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik  Genel Müdürlüğü, 2012: 66). Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, cinsel istismar  olgularının büyük kısmı veriler birlikte değerlendirildiğinde, cinsel istismar olgularının büyük  kısmı adli makamlara bildirmediği ortaya çıkmaktadır.

Cinsel İstismarın Yaygınlığı

Türkiye’de konu ile ilgili istatistiki bilgiler 1970 yılından itibaren toplanmaya başlanmıştır ve bu konuda bazı araştırmalar yapılıyor olsa bile her yıl ne kadar çocuğun bu suça maruz kaldığı yine de bilinememektedir. Yapılan araştırmalara ve adli verilere göre kızların cinsel istismara maruz kalma oranlarının %85, erkeklerin cinsel istimara maruz kalma oranlarının %15’tir. Cinsel istismara maruz kalan çocukların; %30’unun 2 ile 5 yaş aralığında; %40’ının 6 ile 10  yaş arasında; %30’unun ise 11 ile 17 yaşları arasında olduğu ifade edilirken, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarla ilgili davaların 2010 verilerine göre 12-15 yaş aralığındaki 1052 erkek, 48 kız çocuğun  15-18 yaş aralığındaki ergenlerden 2129 erkeğin, 71 kızın sanık olduğu göze çarpmaktadır. Bu olgularda cinsel tacizin süresi bir yıldan  on yedi yıla kadar değişmekle beraber, en kısa süren taciz süresi “bir kez %2 oranında, en uzun süren taciz süresi ‘on yedi yıl’ın ise %10,5 oranında gerçekleştiği gözlenmiştir (Kır, 2013).

Türkiye’de yapılan araştırmalara göre  2014 yılında 11095 çocuk, 2015 yılında 12689 çocuk ve  2016 yılında 16877 çocuk cinsel istismara uğramıştır. (Türkiye İstatistik Kurumu, Merkezi Dağıtım Sistemi, 2016). 2014 yılından itibaren çocukların yaşadığı istismar verileri incelendiğinde cinsel istismar oranlarının diğer  türlere göre daha fazla olduğu görülmektedir. Özellikle  cinsel istismarın hızlı bir şekilde artması, sorunun büyüklüğünü ve acilen çözümünün  gerekliliğini göstermektedir. Cinsel istismarda,  istismara uğrayan çocuğun ve ailesinin ciddi bir sonuç doğurmadıkça bu durumu kimsenin  duyurmamasından dolayı cinsel istismar verilerinin tam olarak gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir. İncelenen yıllardaki mevcut istismar verilerinin azımsanmayacak kadar fazla  olması ve giderek artması, bu olumsuzlukların bir an önce çözülmesi gerektiğinin göstergesidir (Doğanlı ve Karaörs, 2017).

Adalet Bakanlığı’nın 2008-2012 yılları arası istatistikleri de çocuk cinsel istismarı suçunun  sürekli arttığını göstermektedir. 2002-2012 yılları arasında çocuğun cinsel istismarı ile ilgili Türkiye’de 17,589 suç işlendiği, en yüksek suç işlenme oranının Marmara Bölgesi’nde (%29,1) olduğu, bu bölgeyi %16,7’lik oran ile İç Anadolu Bölgesinin takip ettiği görülmektedir. İller bazında ise %15 oranı ile İstanbul ilk sırada iken bunu % 6,1 oranı ile Ankara takip etmektedir (T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, 2012: 65).

2002’de Dünya Sağlık Örgütü, küresel olarak en az 150 milyon kız ve 73 milyon erkek çocuğun 18 yaşın altında zorla cinsel ilişki ya da fiziksel temas içeren diğer cinsel şiddet türlerini yaşamış olduğunu bildirmiştir. UNICEF’in (United Nations International Children’s EmergencyFund) farklı ülkelerden örneklerle bildirdiği çalışmalara göre, bazı ülkelerde genç  kızların yaklaşık yarısında ilk cinsel deneyim zorla olmaktadır. Dünyada çocuk cinsel istismarının yaygınlığıyla ilgili çalışmalarda cinsel istismara maruz kalan çocuk ve ergenlerin %71’i kız, %29’u erkektir. Olguların yaklaşık yarısında yineleyici cinsel istismar vardır. Yaşamları boyunca en az bir kez cinsel saldırıya maruz kalan ergenlerin oranını %21 olarak  bildirilmiştir. Cinsel istismarın yaklaşık %20-25’ini ensest olguları oluşturmaktadır. Yaklaşık 40 yıldır yayınlanan uluslararası çalışmalarda, ortalama yaşam boyu çocukluk çağı cinsel istismar sıklığı olarak kadınlarda %20, erkeklerde %5-10 oranlarını göstermektedir. Sıklık  tahminlerindeki bu büyük değişkenlik, farklı kültürlerde egemen olan gerçek risk farklılıklarından, açıklama zorluklarından veya çalışmaların yürütülme yöntemlerindeki  farklılıklardan kaynaklanabilir (SHÇEK ve UNICEF Türkiye özet  raporu, 2010).

Sonuç olarak, Dünyada ve Türkiye’de çocuğa karşı işlenen bir suç olarak ele alınan cinsel istismar vakalarının arttığı ve çocukların bazı özelliklerinin kurban olma olasılıklarının arttırdığını söyleyebiliriz. Çocukların değiştirilemez bazı özelliklerinin yanı sıra yine sahip oldukları bazı ilişkisel özellikleri ise cinsel istismara uğrama sonucunda bildirme ve kendini ifade etmeyle ilişkili görünmektedir. Bu durumda, çocuğun özellikle duygusal yakınlık içeren ilişkilerinin cinsel istismar sonrası yaşadığı psikolojik durumun niteliğine etki etmesi muhtemel görünmektedir. Bu da bizi bağlanma ilişkisi ile ilgili çalışmalara yöneltmektedir.

Yaşamın Erken Döneminde Yakın Duygusal İlişkinin Bir Ürünü Olan Orta Çocuklukta Bağlanma

Bowlby’ye göre bağlanma, kişinin kendisi için önemli gördüğü bir başkasına (bağlanma figürü) karşı geliştirdiği güçlü duygusal bağdır. Çocuk için birincil bağlanma figürü büyük oranda annedir; dolayısıyla annesine karşı geliştirdiği duygusal bağlar çocuğun psikolojik gelişiminde çocuğa bakan diğer kişilere göre öncelikli konumdadır. Bu duygusal bağlar bir bağlanma sistemi içerisinde işlevselleşerek çocuğun annesini yakınında tutmasına ve bu yolla annenin sağladığı bakım, ilgi ve korumadan maksimum düzeyde yararlanmasına olanak sağlar (Orta ve Sümer, 2016). Maccoby’nin (1980) düzenlediği bir çalışmada, bebeklerin doğumdan sonra anneleri ile ten teması sağlayarak her gün bir saat geçirmelerinin, annelerin bebeklerine daha çok dokunması, gözlerinin içine daha çok bakması ve beslerken bebeklerini daha çok okşaması ile ilişkili bulunmuştur.  Bağlanmanın ilk belirtileri oldukça  erken dönemde gözlenir altı aylık bebekler annelerini tanımaya, başkalarına kıyasla ona dokunmaya ve takip etmeye başlarlar. Yine bu aylarda çocuklar annelerinin değişmeyen, kalıcı, benzersiz olduğunu anlar. Böylece bebeğin anneye olan bağlanma örüntüsü güçlenerek 12. ila 18. aylar arasında en belirgin halini alır. Bebeklik döneminde oluşan ve yapılanması süren bağlanma örüntüsü, kişilerin veya bebeklerin özelliği olmayıp, kişinin önem verdiği bir diğeriyle kurduğu duygusal ilişkilerin bir özelliğidir.

Bağlanmanın yaşam boyu önemi ve bireylerin psiko-sosyal gelişimine etkisi çok fazla değişmese de bağlanma davranışlarının sıklığı ve derinliği erken yaşlardan orta çocukluk dönemine doğru azalmaktadır (Dwyer, 2005; Mayseless, 2005, akt. Sümer ve Şendağ, 2009). Orta çocukluk dönemdeki çocukların, zihinsel ve duygusal gelişimlerine paralel olarak, özerklik alanları da genişler. Dolayısıyla, bu dönemlerinde çocuklar yeni hedeflere yönelirler ve akranlarıyla daha fazla zaman geçirmek isterler, bu da onları birincil bağlanma figürlerine odaklanmaktan görece uzaklaştırır (Mayseless, 2005; Richardson, 2005, akt. Sümer ve Şendağ, 2009).

Orta çocukluk döneminden itibaren bağlanma figüründen fiziksel uzaklaşılması çocuğun içsel çalışan benlik modellerinin çocuğu sosyal ilişkilerinde idare etmesi anlamına da gelmektedir. Takip eden bölümde içsel çalışan benlik modelleri fikri açıklanarak, benlik temsilleri ile ilişkisi ele alınacak ve orta çocukluk dönemine özel çalışmalar ile bu ilişki görgül kanıtlarla desteklenecektir.

Orta Çocukluk Döneminde Bağlanma ve Benlik Algısı Arasındaki İlişkiler

Bağlanmanın doğrudan biçimlendirdiği en kritik özellik benlik temsilleridir (Bretherton, 1985; Cassidy, 1988, akt., Sümer ve Şendağ, 2009). Bağlanma kuramına göre çocuklar erken yaşlardaki bağlanma ilişkileri temelinde kendilerinin ne kadar sevilebilir ve değerli olduklarına ve başkalarının gözündeki değerlerine ilişkin beklenti ve inançlarda oluşan, “benlik temsilleri” (içsel çalışan benlik modelleri) geliştirirler (Cassidy, 1999, akt., Sümer ve Şendağ, 2009). Zamanla etkinleşen ve katı şemalara dönüşen bağlanma benlik temsilleri yakın ilişkilerdeki dinamikleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkilerler.

R.S Lazarus ve S. Folkman, 1984 yılında yayınladıkları kitaplarında , risklerle başa çıkma ve stresin üstesinden gelme konusunu dört kategori altında toplayan bir teorik model geliştirmiştir. Lazarus ve Folkman bu teorik yaklaşımlarını dönüştürüp, belirledikleri dört problem çözme kategorisini kullanarak, bir benlik-raporu skalası, başa çıkma davranışlarını belirlemeye yardımcı olacak bir tavır takınma tekniği geliştirmişlerdir. Bu araştırma tekniği , birçok araştırmada , güvenli, kaçınan ve kaygılı bağlanma tarzlarıyla birlikte kullanılarak , bağlanma tarzlarına göre bireyin hangi problem çözme yöntemini tercih ettiğini ortaya çıkarmada kullanılmıştır. Kullanılan bu yöntem sonucu, güvenli bağlananların yaşam olaylarına karşı gösterdikleri yapıcı ve olumlu tavırlar, problem odaklı bir çözüm şekline veya başkalarında yardım isteme davranışına yönlendirmektedir. Kaçınan bağlananlar, araya mesafe koyma, zamana bırakma ve daha çok zihinsel seviyede kalan eylemlere yönlendirmektedir. Kaygılı bağlananlar, heyecan odaklı çözüm bulma yöntemlerine yönlendirmektedir. Mikulincer ve Shaver da, “AdultAttachmentandAffectRegulation” ismindeki  makalelerinde güvenli bağlanmış olanların, güvensiz bağlananlara göre benlik-raporu ölçülerinin sonuçlarına göre, stres içeren olayları daha az tehdit edici olarak değerlendirmişlerdir. Stresli olaylara karşı çözüm üretme yeteneğine sahip olma konusunda daha olumlu tavır takınmışlardır (Yörükan, 2015).

Erken çocukluktan orta çocukluğa geçişte bir taraftan bağlanma yaşantıları temelinde benlik, başkaları yönelik ilişkilerde  “temsiller” somutlaşırken, aynı anda  bilişsel ve duygusal gelişime benliğin karmaşıklığı eşlik eder.  Bu yüzden farklı yetkinlik alanlarında şekillenmeye başlar. Harter (1998), orta çocuklukta, başkalarına ve benliğine yönelik bilişsel süreçlerin niteliğinin artmasıyla birlikte, kişilik özelliklerine odaklanmaya başlamaları ve davranış genellemelerini daha etkili yapabildiklerini belirtmektedir. Erken dönemlere göre, ebeveynlerine fiziksel olarak daha az ihtiyaç duyarlar. Bundan dolayı bağlanma aktivasyonu için iletişime geçmeleri yeterli olmaktadır. Oluşan bu değişimler her ne kadar ebeveynlere fiziksel ihtiyaç duymamaları anlamına gelmese de , bağlanma, keşif, sosyalleşme ve korku sistemlerinin başka alternatifler üzerinden de işlerlik kazanabileceğini ortaya koymaktadır (Dwyer, 2005)

Ergenlik Döneminde Bağlanma ve Benlik Algısı Arasındaki İlişkiler

Birçok genç için, ergenliğin başlangıcı, birincil bakım verenden ve diğer bağlantılı olmayan ilişkilerden daha fazla arkadaşlarla zaman geçirdiği zamandaki dramatik bir artışa işaret etmektedir (Collins ve Laursen, 2004). Ortaokul ve liseye geçiş gibi okul geçişleri, riskli davranışlarda ve diğer psikolojik zorluklarda önemli artışlarla belirgindir (Robinson ve arkadaşları, 1995; Çocuk Adalet ve Suç Önleme Dairesi [OJJDP], 2000).

Gelişimsel bir perspektiften bakıldığında ergenlik, gençlerin yeni ve daha karmaşık toplumsal bağlamların değişen taleplerini karşılamak için meydan okuduğu, savunmasız bir dönemi temsil eder. Ebeveynler de yeni rollerine uyum sağlamalıdır (Bronfenbrenner, 2005). Erken çocukluk döneminde bağlanma güvenliğinin ergenlik ve ötesinde psiko-sosyal işlevsellik üzerinde kalıcı etkiler göstermesine rağmen, bu hassas dönem ebeveyn-çocuk bağlanmasında süreksizliği tetikleyebilir, böylece erken çocukluk dönemindeki yakın ilişkiler ergenlik döneminde daha az gözlenir (Doyle, Lawford ve Markiewics, 2009). Sonuç olarak, okul geçişleri gibi durumlarda gözlenen bu süreksizlik, bağlanma ilişkilerinin değişen niteliğinin bebeklik ve erken çocukluk döneminin ötesinde farklı işlediğininin bir işaretidir. Güvendikleri ve duyarlı yetişkinlerce desteklenen ergenler, geçiş sonrasında diğerlerine göre daha düşük davranış problemleri ve daha yüksek sosyal yeterlilik seviyeleri de dahil olmak üzere, daha başarılı birer geçiş süreci yaşamaktadır (Gonzales ve ark., 2011).

Bunun yanı sıra, ergenlerin anne-babalarından daha fazla zaman harcadıkları yeni sosyal bağlamları,   ergenlerin sosyal ilişkilerini karmaşıklaştırmakla birlikte, birincil bakım verenin sunduğu “güvenli üs” olanağının da önemini vurgular. Bu açıdan bakıldığında, değişen gereksinimlerine yanıt veren en az bir ebeveyne sahip olan gençler, genişleyen sosyal çevrelerinde üstlendikleri yeni rollerini yönetmek için daha donanımlı olabilirler. Gerçekten de, özellikle yoksul ve azınlık grupların üyesi olan gençlerin risk davranışları üzerindeki bağlanma güvenliğinin ergenlerde, düşük benlik değerini arttırıcı etkisi yoluyla önleyici olduğu gözlenmektedir (Lockhart, Phillips, Bolland, Delgado, Tietjen, ve Bolland, 2017).

Bağlanma kuramı birincil bakım verenin çocuğun çevresini keşif için sağladığı güvenli üs özelliğinin çocukların benliğine yönelik zihinsel temsillerini oluşturduğu düşüncesidir (Bowlby, 1973, 1980). Örneğin, bağlanma figürleri duyarlı olan bir çocuk, onun sosyal grubunun değerli bir üyesi olduğu hissini geliştirecektir. Tersine, daha az duyarlı olan bağlanma figürleri, çocukta uyumsuz bir benlik duygusu geliştirebilir. Çocukluktan erken ergenliğe uzanan bu süreçte, bağlanma güvenliği ile öz-değer ve benlik kavramı birbiriyle bağlantılı ilerliyor gibi görünmektedir (örneğin, Brumariu ve Kerns, 2010; Bretherton ve diğerleri, 2013; Gullón-Rivera, 2013). Bağlanma güvenliği ile depresyon ve anksiyete dahil olmak üzere içselleştirme problemleri arasında önemli bir arabulucu olarak benlik kavramını tanımlamaktadır (Lee ve Hankin, 2009). Ergenlik döneminde riskli davranışlar için bağlanma ve benlik arasındaki bu yolun nasıl çalıştığına dair daha fazla kanıta ihtiyaç duyulmaktadır. Takip eden bölümde, öz-değer ve riskli davranışlar arasındaki ilişkiler hakkında yapılan bazı araştırma sonuçları ele alınacaktır.

Çocuklukta cinsel istismar bağlamında içsel çalışan benlik modelleri ile ergenlikteki riskli davranışlar arasındaki ilişkiler daha önce tartışıldığı gibi, güvenli üs, çocukların ve ergenlerin kendi içlerinde olumlu içsel çalışma modelleri geliştirebilecekleri bir bağlam sunmaktadır (Bowlby, 1973, 1980). Bu içsel çalışan modeller bilişsel süreçleri temsil ederler; böylece birey, kendisine ne ölçüde değerli olduğuna dair bir benlik çerçevesi atfeder.

Kendine değer verme ile içselleştirme sorunları arasındaki ilişkilere dair sağlam kanıtlar bulunmaktadır (Trzesniewski ve diğ., 2006). Bu ilişkinin kuramsal ve kavramsal düzeyde açıklamasına baktığımızda, kendilik değerinin zedelendiği bireylerin, benlik modelinin değer eksikliği ile karakterize edildiği, ve takip eden şekilde depresyon gibi duygu durumlarına sahip olabileceği öngörülmektedir. Araştırmacılar ayrıca, kişinin düşük öz-değer algısı ile madde kullanımı (Geçkil ve Dündar, 2011) ve şiddet gibi dışsallaştırıcı davranışlarla da arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmışlardır (Kim ve ark., 2008). Bununla birlikte, özellikle şiddet olaylarında benlik değerinin etkilerin yönünün daha açık hale getirilmesine ihtiyaç duyulduğu bildirilmektedir (Ostrowsky, 2010).

Kendine değer verme ile riskli davranışı arasındaki ilişki için daha zayıf bir destek, etkinin ters yönde gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin tartışmaya yol açmıştır; öyle ki, riskli davranışlarda bulunma, muhtemelen yabancılaşma gibi davranışların sonuçlarına bağlı olarak, öz-değeri azaltmaktadır (Kofler ve diğ., 2011). Ne yazık ki, çok az çalışma bu etkileri boylamsal olarak incelemiştir.

Bu derleme çalışması kapsamında, cinsel istismarı da kapsayan travmatik olayların etkisiyle oluşan daha önceki öz-değer düzeylerinin daha sonra iki nedenden ötürü ergende risk davranışlarını öngördüğü ileri sürülebilir. İlk olarak, Bağlanma Kuramı’ndaki temel düşünceden yola çıkarak, içsel çalışma modellerinin, birincil bakıcılar ile evlatları arasındaki  ilişkileriyle ortaya çıkan bağlanma temsillerinin bir sonucu olduğu, sonrasında oluşan benlik temsilinin, takip eden riskli davranışlardan önce gelmesi beklenmektedir. Alan yazında bağlanma güvenliği ile depresyon arasındaki ilişkide öz-değeri bir arabulucu olarak inceleyen bazı çalışmalar mevcuttur (ör. Lee ve Hankin, 2009). İkinci olarak, öz-değerin bireylerin iyi oluşunu teşvik eden ya da engelleyen kararlar aldığı bir işletim sistemi olarak hareket ettiği öngörülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, olumsuz bir öz-değer hissine sahip olan genç, sağlık ve güvenliğini korunmaya değmez olarak görür, bu durum ise sonuçta riskli davranışlara yol açar.

Konumuzla bağlantılı olduğunu düşündüğümüz son zamanlarda yapılan çalışmalardan çocukluk çağı travmalarının benliğe etkisi, bağlanma örüntülerinin çocuklukta yaşanman travmalar sonucu oluşan psikopatolojik rahatsızlıklarda aracı değişken olarak oynadığı rol, güvenli bağlanma ile öz değer ilişkisinin bireylerin riskli davranışları üzerindeki etkisini inceleyen diyagramları ele aldık.

Hébert  ve arkadaşları (2018) yaptıkları çalışmada, okul çağında cinsel istismara uğramış (CSA) mağdurların  yer aldığı örneklemde kümülatif çocukluk çağı travması ile içselleştirme ve dışsallaştırma davranış sorunları arasındaki ilişkide duygu düzenleme ve benlik ayrışmasının olası aracılık etkisini önermiştir (Hébert, Langevin ve Oussaïd, 2018). Bulguları,  geçmiş çalışmaların sonuçlarına da paralel olarak, yüksek düzeyde kümülatif çocukluk çağı travması bildirmenin yine daha yüksek düzeyde duygusal düzensizlik, benlik ayrışması ve davranış sorunları ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Çocukluk çağı CSA öyküleri ele alındığında, betimsel analizler CSA’nın nadiren tek başına ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Pek çok çalışmada tutarlı olarak (ör. Hébert, Langevin ve Oussaïd, 2018; Turner ve ark., 2015), cinsel istismara uğramış çocukların % 75’inin en az bir başka kötü muamele biçimini yaşadığını ve beş çocuktan birine yakın bir şekilde, CSA dışında diğer üç kötü muamele biçimini yaşadığını göstermektedir. Bu bulgular cinsel istismara uğramış çocuklarda kümülatif çocukluk çağı travması ile ilişkili olumsuz sonuçların araştırılmasının önemini vurgulamaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde ulusal düzeyde düzenlenen bir araştırmada ise bir grup çocukluk çağı travmalarının benlik bozulmasıyla ilgili olarak ele alınan; yetişkinlik döneminde paranoya, halüsinasyon ve yanı sıra depresyon gibi sonuçları incelenmiştir. Bu araştırmanın temel sonuçları, psikozlu bireylerde erken olumsuz deneyimlerin mevcut olduğuna işaret etmektedir. Yine psikozlu bireylerde benlik ve diğerlerinin içsel modelleri üzerinden ele alınabilecek farklı bağlanma biçimlerinden güvensiz olanların var olduğu ve özellikle kaygılı bağlanmanın belirginleştiği gözlenmektedir (Sitko, Bentall, Shevlin, O’Sullivan ve Sellwood, 2018). Araştırmacılar, bu bulgulardan yola çıkarak çocukluk çağı travmaların psikoz hastalarıyla çalışılırken ele alınmasını ve bu ele alışta uygun terapötik yaklaşımların seçiminde ise bireyin bağlanma  stiline göre farklılık gösterebileceğine dikkat çekmişlerdir.

Genel olarak, tüm model, düşük ergen Afrikalı-Amerikalı gençlerin örnekleminde, anne-ergen bağlanma güvenliğinin kalitesinin, gençlerin kendi kendine çalışma modellerine ve nihayetinde risk davranışlarına aktarıldığını göstermektedir. Bu uzun çalışma, orta ve geç ergenlik için güvenli temel kavramının gelişim bağlamında açıklanması için öncü olmuştur. Dahası, bu çalışma, ergenin kendi içsel çalışma modellerinin potansiyel olarak kritik bir unsuru olarak öz-değeri tanımlamış, böylelikle öz-değer, gençlerin refahlarını etkileyen seçimler yaptığı bir işletim sistemi olarak hareket etmektedir. Bağlanma tarzı, kendi kendine değer yargılarına bağlanmıştır. Amacı; ergenlerin öz-değerlerinin; anneleri ile kurdukları güvenli bağlanma ile riskli davranışlar arsında ne düzeyde aracı rol oynadığını incelemek olan çalışmada, 13-15 yaşlarında yüksek düzeyli güvenli bağlanma gösteren çocukların 1 yıl sonra yüksek düzeyli öz-değer seviyeleri bulunmuş ve bu da 3 yıl içinde daha düşük seviyede madde kullanımı, kavga ve tehlikeli alet taşıma sonuçlarını ortaya koymuştur (Lockhart ve ark., 2017).

SONUÇ

Geçtiğimiz yıllarda birikmiş kanıtlar, çocukluk çağındaki travmatik yaşantıları ile yetişkinlikte psikolojik sağlık sorunları arasındaki ilişkiyi sürekli olarak göstermektedir. Bu çalışma kapsamında, çocukluk çağı cinsel istismar ile güvensiz bağlanma ve psikolojik sorunlar arasında özel bir ilişki olduğuna dair alanyazında bazı kanıtlar ortaya konması hedeflenmiştir.  Bu amaç doğrultusunda alanyazın taraması sonucunda elde edilen veriler, mevcut bağlanma biçimlerinin olumsuz çocukluk deneyimleri ile yetişkinlik dönemine değin uzanan psikolojik sıkıntılar arasındaki ilişkiyi etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Bulgular, ergenlikteki içselleştirme ve dışsallaştırma sorunları (Hébert, Langevin ve Oussaïd, 2018) ve yetişkinlik dönemindeki psikoz ve depresyon  (Sitko, Bentall, Shevlin, O’Sullivan ve Sellwood, 2018) gibi psikolojik sorun ve belirtilerin, benlik temsillerindeki bozulmalar ve bağlantılı biçimde bağlanma örüntüsü üzerinden, sırasıyla cinsel istismar (tecavüz ve cinsel taciz) ve ihmal ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Çocukluk döneminde oluşan bağlanma ilişkisinin cinsel istismar ve ihmal etkisiyle güvensiz olarak yapılandığı, kaygılı ve kaçınan bağlanma yoluyla ise ergenlik ve yetişkinlik gibi yaşamın ileri dönemlerinde psikolojik sağlığa olumsuz etkisi gözlenmektedir. Bununla birlikte, cinsel istismar sonucu gözlenen bu olumsuz etkinin, bir ana değişken olan doğrudan diğer olumsuz yaşantılardan (diğer istismar ve ihmal türlerinin etkisi) mı kaynaklandığı veya bu kümülatif etki sonucunda bağlanmanın erken dönemden itibaren zaten güvensiz mi geliştiği halen önemli bir sorudur. Orta çocukluktan itibaren bağlanma figürü ile yakın fiziksel temasın azalması ve dolayısıyla fiziksel olarak uzaklaşılan ve zihinde yaşatılan ilk deneyimlerin; diğer bireylerde sınanması sonucunda değişen bir bağlanma biçiminin travma yaşantısı ile psikolojik sağlık arasındaki ilişkilere etkileri de merak edilen bir diğer konudur. Sonuçlar, cinsel istismara uğrayan bireylere yönelik klinik müdahalelerde mevcut bağlanma stilleri bağlamında çocukluk deneyimlerinin ele alınmasının ve benlik ve diğerlerine yönelik temsillerdeki sırasıyla “güvende” olma ve “güvenilir olma” algılarının da ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.

Bağlanma; şiddete eğilim, kendine zarar verme, uyuşturucu madde bağımlılığı, ihmal ve istismar etme ya da edilme gibi psikopatolojilerle ilişkili olabilmektedir. Bu anlamda erken dönem anne-bebek ve çevre-bebek ilişkisinin değerlendirilmesi, cinsel istismar gibi travmatik olayların açığa çıkarılması ve müdahele edilmesi için önleyici ve koruyucu müdahale programlarının toplum sağlığı için olumlu olacağı düşünülmektedir.

Güvenli bağlanmanın bireylerin gelecekteki olumlu yaşam olaylarının yordayısı olduğu düşünülürse ebeveynlere verilecek eğitimlerle ebeveyn-çocuk arasındaki bağlanmanın niteliğinde artış sağlanarak toplumsal fayda gözetilebilir, aynı zamanda çocukların (cinsel istismar vb.) travmatik olaylarla baş etme stratejilerinde çeşitliliğe olanak sağlanabilir.

Biz yazarlar olarak konumuzun son derece geniş olması dolayısıyla derleme yaparken konu bütünlüğünü sağlamakta zorlandık. Konumuzun çok boyutlu olmasından dolayı tam anlaşılması için çok sayıda makale okunmasını gerektirdi. Bunlar çalışmamızın sınırlılıklarındandır.

 

KAYNAKÇA

Aktepe, E. (2009). Çocukluk çağı cinsel istismarı. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 1 (2).

Arslan, E. (2013). Benlik Kavramı ve Bireyin Yaşamındaki Etkileri. Eğitim Bilimleri Dergisi, 4 (4), 7-14.

Bahar, G., Savaş, H. ve Bahar, A. (2009). Çocuk istismarı ve ihmali:  Bir Gözden Geçirme. Fırat Sağlık Hizmetleri Dergisi, 4 (12), 51–65.

Bronfenbrenner, U. (2005). Making human beings human: Bioecological perspectives on human development. Sage.

Brumariu, Laura & Giuseppone, Kathryn & Kerns, Kathryn & Van de Walle, Magali & Bureau, Jean-François & Bosmans, Guy & Lyons-Ruth, Karlen. (2018). Middle Childhood Attachment Strategies: validation of an observational measure. Attachment & Human Development. 1-23. 10.1080/14616734.2018.1433696.

Bulut, S. (2007). Çocuk Cinsel İstismarı Hakkında Bir Derleme. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 3 (28), 139-156.

Collins, W. A., & Laursen, B. (2004). Changing relationships, changing youth: Interpersonal contexts of adolescent development. The Journal of Early Adolescence24 (1), 55-62.

Doğanlı, B, Karaörs, G. (2017). Children Abuseand Precautionsfor Child Abuse Within The Scope of Social State. The Journal of International Scientific Researches, 2 (7), 82-92.

Doyle, A. B., Lawford, H., & Markiewicz, D. (2009). Attachment style with mother, father, best friend, and romantic partner during adolescence. Journal of Research on Adolescence19 (4), 690-714.

Draucker, C. B.,&Mazurczyk, J. (2013). Relationships between childhood sexual abuseand substanceuse and sexual risk behavior sduring adolescence: An integrative review. Nursing Outlook, 61 (5), 291-310.

Dwyer K, M, The Meaning and Measurement of Attachment in Middle and Late Childhood. Human Development 2005; 48:155-182.

Ensink, K., Bégin, M., Normandin, L., & Fonagy, P. (2017). Parental reflective functioning as a moderator of child internalizing difficulties in the context of child sexual abuse. Psychiatry research257, 361-366.

Geckil, E.,& Dundar, O. (2011). Turkish adolescent health risk behaviors and self-esteem. Social Behavior and Personality: An international journal, 39, 219-228.

Gonzales, N. A., Coxe, S., Roosa, M. W., White, R., Knight, G. P., Zeiders, K. H., & Saenz, D. (2011). Economic hardship, neighborhood context, and parenting: Prospective effects on Mexican–American adolescent’s mental health. American journal of community psychology47(1-2), 98-113.

Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuklar (t.b.). Türkiye İstatistik Kurumu. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21544

Harter, S., Waters, P., & Whitesell, N. R. (1998). Relational self‐worth: Differences in perceived worth as a person across interpersonal contexts among adolescents. Child development69(3), 756-766.

Hébert, M., Langevin, R., & Oussaïd, E. (2018). Cumulative childhood trauma, emotion regulation, dissociation and behaviorproblems in school-aged sexual abuse victims. Journal of affectivedisorders, 225, 306-312.

İmren, S. G., Ayaz, A. B., Yusufoğlu, C., & Arman, A. R. (2013). Cinsel istismara uğrayan çocuk ve ergenlerde klinik özellikler ve intihar girişimi ile ilişkili risk etmenleri. Marmara Medical Journal26(1), 11-16.

Kır, E. (2013). Çocuklara Yönel Cinsel Taciz ve İstismara Karşı Önleyici  Eğitim Çalışmaları. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 71 (1), 785-800.

Lockhart, G., Phillips, S.,  Bolland, A., Delgado, M., Tietjen, J. ve Bolland, J. (2017).

Prospective relations among low-income African American adolescents’ maternal       Attachment security, self-worth, and risk behaviors. Frontiers in Psychology, 8(33).

Maggiora Vergano, C., Lauriola, M., & Speranza, A. M. (2015). The Complex Trauma Questionnaire (ComplexTQ): Development and preliminary psychometric properties of an instrument for measuring early relational trauma. Frontiers in Psychology, 6, 1323.

Metin-Orta, İ.,& Sümer, N. (2016). Anne duyarlığı ve erken dönem bağlanma temelli destek ve müdahale programları. Türk Psikoloji Yazıları, 19 (38), 54-73.

Oral, Ü. Engin, P.  Büyükyazıcı, Z. (2010). Türkiye’de Çocuk İstismarı ve Aile İçi Şiddet Araştırması, SHÇEK ve UNICEF Türkiye özet   raporu. Ankara.

Ostrowsky, M. K. (2010). Are violent people more likely to have low self-esteem or high self-esteem?. Aggression and Violent Behavior15(1), 69-75.

Rhodes, J.E., O’Neill, N. D. ve  Nel, P.W. (2018). Psychosis and sexualabuse: An interpretative phenomenological analysis.Clinical Psychology& Psychotherapy., 1–10.

Sitko, K., Bentall, R. P., Shevlin, M., & Sellwood, W. (2014). Associations between specific psychotic symptomsand specific childhood adversitiesaremediated by attachmentstyles: An analysis of the National Comorbidity Survey. Psychiatryresearch, 217(3), 202-209.

Sümer, N., ve Şendağ, M. A. (2009). Orta Çocukluk Döneminde Ebeveynlere Bağlanma,

Benlik Algısı ve Kaygı. Türk Psikoloji Dergisi, 24(63), 86.

Ullman, S. E. (2002). Social reactions to child sexual abusedisclosures: A criticalreview.   Journal of Child SexualAbuse, 12 (1), 89-121.

Trzesniewski, K. H., Donnellan, M. B., Moffitt, T. E., Robins, R. W., Poulton, R., Caspi, A. (2006).

Low self-esteem during adolescence predicts poor health, criminal behavior, and limited

economic prospects during adulthood. Developmental Psychology, 42, 381–390.

Turner HA, Shattuck A, Finkelhor D, Hamby S. Polyvictimization and youth violence exposure across contexts. J Adolesc Health. 2015;58:208–214.

Tüzün, O., & Sayar, K. (2006). Bağlanma kuramı ve psikopatoloji. Düşünen Adam, 19 (1), 24-39.

Yörükan, T. (2015). Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri (2. baskı). İstanbul:

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Zara-Page, A. (2004). Çocuk cinsel istismarı: Cinsel istismara neden olan etkenler ve cinsel istismarın çocuklar üzerindeki etkileri. Türk Psikoloji Yazıları, 7 (13), 103-113.

Zoroğlu, S. S., Tüzün, Ü., Şar, V., Öztürk, M., Kora, M. E., &Alyanak, B. (2001). Çocukluk dönemi istismar ve ihmalinin olası sonuçları. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2 (2), 69-78.

 

Alakalı Yazı

0 Yorumlar

Bir Cevap Yazın