Ben Sebastian,
buradakiler Sebo diye çağırıyorlar beni;
göçmenler üzerine sosyal bir araştırma için Yüksek lisansım sırasında,İtalya’nın Bari şehrinden geldim buralara.
Toprağın dönüşümü ve üzerinde yaşayanların geçmiş kültürlerle bir şekilde birleşmesi,
heterojen olmaksızın homojen bir birliğe sahip olması ve sonraki nesillere aktarım biçimleri oldum olası beni cezbetmiştir.
Diğer medeniyetlerin aksine Türkiye’ye gelmeme sebep olan şeylerin başlangıcı ise vaktiyle rastlamış olduğum ve beni büyüleyen bir fotoğraf albümüydü ;
Aydın’da,şimdilerde bir yerleşim yeri olan antik kentin etrafında yaşayan halkın,
geçmişin geçmemişliği olan kadim sütunları üstünde yabancılık çekmeden yaşamlarını doğallıkla sürdürmelerine,
oturmalarına ,
çay içmelerine ve dahi yaşamlarına ayna tutan fotoğraflarla dolu bulunan bir fotoğraf albümü.

Sonraları peşine düştükçe
mimariden,mutfağa,dillerden,giyim kuşama kesinlikle burası cezbetmişti beni;
araştırmalarımı güçlendirecek hatta belki güncel göçmen sorunuyla da ilişkilendireceğim çalışmalar yapabileceğim müthiş bir kültür deryası bulmuştum;
çok daha fazlasını geldiğimde keşfedeceğimden habersiz.

İşte böyle başladı buralara sevdalanışımın öyküsü.
Fakat bana bugün hâla Sebo demelerini sağlayan bütün bunlar değil elbet .
Buralarda tatma imkanı bulup hayli sevdiğim kuru fasülye pilav ikilisine dayanan bir tarihi var bu ismin.
Vaktiyle bir esprim sonrası,arkadaşım Reşat bu ismi taktı bana;
burada ne bulduğumu soran başka bir arkadaşa “lazanyalar kötüydü kuru fasülye pilava kaçtım” demiştim.
Reşat çokça gülüp
“Bundan sonra Sebo diyeceğim sana,Sebosun olm sen bildiğin “
demişti kahkaları arasında.
Şiir bile yazarım ne var demiş döktürmüştüm
“ Kurufasülye ile pilav ve yanında biber turşusu;ayranınız eksilmesin.”
İşte gülmeleri gülmelere eklediğimiz bir akşam ,böylece yapışmıştı bu isim bana;
yerel sosyoloji veya şiir okuma denemelerim sırasında denk geldiğim metinlere öykünüp döktürdüğüm kelimelerin lakırdısında .

Sebo’nun ne demek olduğundan biraz bahsetmem gerekirse,
genelde Sabahattin isminin kısaca söylenişi olan bir kelime olduğunu söylemişti Reşat,
fakat bu kısaltmanın yerel ve samimiyete dayalı olduğunu da ekleyerek.
Bense öylece benimsedim çok takılmadan.
’Kuru/Pilav’ın hayatıma girişini de atlamayalım tabi.
Daha buralı hissedeceğim mekanlarda yemekler tattığım,
yemek kültürlerini araştırdığım zamanlardan birinde keşfetmiştim bu ikiliyi.
Tabi her şeye rağmen ilk geldiğim günler kültürümden çok uzak kalmadan ,
sıkça lazanya,pizza yahut spagetti tüketirdim buralarda da.
Fakat keşfetmeye ve daha buralı hissetmeye açık olduğum günlerimden birinde,
Her çeşit insana rastlayabileceğiniz Beşiktaş semtinde,
erkek çalışanların neredeyse hepsinin kaytan bıyıklı olduğu,
mütevazi bir pilavcı dükkanını görmüş ve doğrudan girip oturmuştum,
böyle olmuştu kuru fasülye pilavla tanışmam.
Dahası, belki tam olarak aradığımı bulduğumu bir kere daha düşündüren şey de burada olmuştu.
Mekanda ,Falco’dan Jeanny adlı parça çalıyordu hatrı sayılır bir yüksek ses eşliğinde.
Kendi kendime gülüp,aradığım şeyleri,
daha buralı hissetmemi sağlayan bir yerde yemek yerken dahi buluyor oluşuma gülmüştüm.
Bu ‘hem o hem o’yu ve ‘ne o ne o’yu içeren kendine özgü kültürel mozaik
bir şekilde her yere sirayet etmişti bu topraklarda ve ben
tam olarak bunu arıyordum;
çelişkilerle dolu bile olsa bilinçli yahut bilinçsiz tarihin olağan devamlılığı içinde seyreden,
kendine katan ,eklemlenen ,
gelişen,dönüşen,birleşen bir dünyanın imkanını;
Doğu gözüyle Batı’lı,Batı gözüyle Doğu’lu kaçabilen ,’
‘Hem o hem o’dan ziyade
‘Ne o ne o’ olan
yeni bir sentez ve bu haliyle zengin bir habitus olan
buralar böylece yer olmuştu,olabildi ve olmakta bana.
Bu minvalde yazdığım tezin bitiminden bugüne yıllar geçmesine rağmen hâla sık sık buralardayım;
Biraz Sebastian biraz da Sebo .
Ama tam olarak ikisi de değil.

Alakalı Yazı

0 Yorumlar

Bir Cevap Yazın